Sonntag, 28. Februar 2010

Yazmak...
yazi yazma işi pek bir sancılı... Bir yandan yazacak ne çok şey olduğunu düşünüyor insan, sanki bir başlasa içinden sayfalar çıkacak gibi; anlatacak, tartişacak ne de çok şey var çünkü.. Ama sonra yazmaya karar verince birden nasıl da tutuluyor insan, söylemek istedikleri aslında ne önemsiz geliyor; zaten önceden söylenmiş, anlatılmış başkalarınca herşey sanki...
Okumayı ve yazmayı hep çok sevdim ben. Ama en çok okumayı...Sevdiğim bir romanı aralıksız bir çırpıda okuyabilenlerdenim. Yazmak ise daha farklıydı hep benim için... Taa ortaokul, lise yıllarında herkesten gizli saklı birşeyler yazar, birsüre sonra yazdığım şeylerin ne kadar kötü ve komik olduğunu düşündüğümden yine kimse görmeden yırtıp atardım. Sonra universitede edebiyat bölümünü okuyunca ve edebiyatın en iyi, en bilinen, en şaheser eserlerini okuyunca (!?) yazma konusundaki özgüvenimi iyice kaybettim. Ne de olsa insan kendi yazdiklarini okuduklarıyla karşılaştırıyor ve bu kadar güzel yazmam imkansiz deyip yazma işini birakıveriyor. Edebiyat okumuş yazar sayısının az olması bundan kaynaklanıyor herhalde.
Ama şimdi şimdi tekrar canlandı bu isteğim. Öyle çok yazmak istiyorum ki... Sanki yazdikça kendimi daha çok tanıyacak, yazdikça rahatlayacak, yazdıkça dinginleşeceğim. Yazmak, içimdeki kelimeleri yazıya dökmek, bir mucize gerçekleştirecek sanki ( en azından benim için :) )

yukarıda bahsettiğim en iyi, en güzel eserlere gelince, yine üniversitede okuduğum bir yazıya göre; adını hatırlamadığım bir universitede bir edebiyat profösörü, öğrencilerine çok ünlü birkaç şairin şiirini, şiirlerin hangi ünlü isimlere ait olduklarını belirterek, değerlendirmelerini istiyor. yaklaşık bir altı ay- bir yıl gibi bir aradan sonra aynı ögrencilere yine aynı şiirleri fakat bu kez söz konusu şiirlerin eski öğrenciler (ya da amatör şairler- detayları tam hatırlamıyorum) tarafından yazildığını belirterek, tekrar değerlendirmelerini istemiş. daha önce ünlü şairlere ait olduklarını düşündükleri şiirlere övgüler yağdıran, bunları başyapıt olarak değerlendiren öğrenciler, belli bir süre sonra amatör şairler tarafından yazıldığını düşündükleri aynı şiirleri oldukça olumsuz bir biçimde eleştirmişler...

Samstag, 27. Februar 2010

zaman düşer ellerimden yere...

bugün yine pek çok planla başladım güne... hatta son birkaç haftadır hemen her gece yaptığım gibi, dün gece de, tüm gün hiç birşey yapmamış olmanın verdiği rahatsızlıkla yatmadan önce ertesi gün başaracaklarımı kafamda kurup yattım. fakat bugün de ne yazik ki son birkaç haftadır olduğu gibi planladıklarımın hiçbirini yapmadım, yapamadım. birazdan yarın için yapacaklarımı planlayıp uyumak en iyisi :)
bu artık çok üstünde durduğum bir konu; yani genel olarak bir tembellik durumu, çok şey hedefleyip çok az yapabilme, çok planlar kurup pek azını gerçekleştirebilme durumu... ilk önce kişisel olduğunu düşündüğüm bu durumun, etrafımdaki insanlarla bununla ilgili dertleşip de herkesten 'aynen ya ben de aynı durumayım' gibi tepkiler duydukça aslında insan evlatlarına ait olduğunu farkettiğim ya da ümit ettiğim bir sorunsal.. ümit etmek bu sorunu yaşayan tek kişi olmadığımı bilmekten ötürü bu sorunun 'normal' olduğunu düşünmek ve beraberinde tembelliğe bahane bulabilmekten ötürü ileri gelmektedir... neyse efendim ben yine de bu tembellik sorununu aşmış insanların olduğunu da bildiğmden, kendi durumuma el atip duzen vermek istedim. eski çok çalışan, hiç yorulmayan, bir anda çok iş yapabilen kendimi ariyorum içerlerde bir yerde. ilk adım olarak kendime doğru zaman kullanımı ile ilgili bir kitap aldım, okumaya yeni başladım, bakalım işe yarayacak mı...

Freitag, 26. Februar 2010

Mucizeler(im)


Merhaba!
ilk yazıma hos geldiniz :) aslında blog acma gibi bir fikrim yoktu ama su aralar master tezimle ugrastigim icin, ki bu laptop karsisinda oturup saatlerce makale aramak, okumak ve birseyler yazmaya calısmak anlamına geliyor, düşünmek için de bol bol zaman bulduğum bir dönem...
Günlerden bir gün yine bu şekilde düşüncelere dalmışken kafamın içinde birbirinden alakasız ne kadar çok düşünce dolaştığını ve bu düşünceleri zaptetmekte ne kadar zorlandığımı farkettim. Diğer yandan da bu düşünceleri unutmaktan korktum... Çünkü zaman geçtikçe unutuyor insan, geçmişte ne düşünceler içinde olduğunu, ne hayaller kurdugunu belki, nasil mutlu oldugunu, nasi planlar kurduğunu, neler yaşadığını... Hem kendimi unutmamak için hem de okumak için geldiğim ülkedeki kulturel farklılıkları; gözlemlerimi aktarmak için bir blog açmaya karar verdim...

Neden mi mucizelerim? Cünkü ben büyük/küçük mucizelere inaniyorum ve hatta bu mucizeleri hemen her gün yaşıyorum.. Çünkü biliyorum ki insan mucize arayişiyla etrafına dikkatli bakarsa, mutlaka bir tane görecektir. İşte burada bunları yazmak istiyorum, yazdikça artsın mucizelerim...