Donnerstag, 25. März 2010

...

She was married to the Bosphorus
She threw her ring in then she blew a kiss
To the Ottomans and Byzantines
Lying beneath the sea

She wore a pink and yellow summer dress
She kept her hair just like a poetess
She traveled all the way to Germany
The trains and the cold, dark sea

The amber glow of a morning cigarette
On the Istiklal Cadessi
The vapor trails and the tiny minerettes
All the domes in silhouette ( Brazzaville, Bosphorus)

Gunese ragmen karartı gordugum bir anda, birden bu sarkı geldi kulagıma
Sozlerine baktım, birşeyler söylüyordu sanki bana...

Mittwoch, 24. März 2010

son 15 gün

Sürekli bir telaş, bir zaman kaygısı, koşuşturma ama yine de hiçbir ilerleme yaşanmıyor duygusu... Ben de şu 15 günde neler yaşanmış, gerçekten güneş doğup batmış mı sadece (ki geçen haftaya kadar sisli ve gri gökyüzünde bunu bile anlamak çok mümkün değildi!) yoksa bir sürü şey olmuş da ben mi anlayamamışım sorusuna yazarak cevap bulmaya çalıştım, hadi bakalım!
Son 15 günd boyunca her gün yaşam ve özellikle ders çalışma şeklinin değiştirileceğine dair söz verildi, bir iki gün dışında hiç hayal edildiği gibi performans gösterilemedi. Bir aydir bitirilmeyi beklenen Paulo Coelho romani bitirildi, yazarin öncesinde okunan romanına göre kötü bulundu. Hemen hergün pilates yapılmaya devam edildi, pilatese rağmen gevşemeyen sinirler, incelmeyen bacaklar ve ağriyan sırt kafada soru işaretler yarattı. Ağrıyan sırtın sebebinin yüksek yastık olduğu bulundu, artık sırt ağrısı yaşanmıyor. Yeşil çayın yanı sıra feng shui felsefesini anlatan bir yazıdan ilham alıp bir sürü farklı çaylar alındı, özellikle hergün yeşil çay ve nane çayı içimine devam edildi. Annem biraz da benim gazımla ingilizce kursuna başladı, artık skyp konuşmalarımızın büyük çoğunluğu telafuz ya da gramer sorularıyla geçiyor. Annenin gösterdiği azim karşısında hem utanıldı hem gaza gelindi. Havalar düzeldi, moraller düzeldi. Tam bir akdenizli ruhuna sahip olduğum bir kez daha tastik edildi. Yürüyüşe başlandı. Yürüyüşün pilatese göre moral açısından çok daha yararlı olduğu keşfedildi. Bir çizim defteri ve kalemi alındı, resim konusuna önem vermeye karar verildi. Bu ayın sonuna kadar, yani 6 gün içinde tezin bitmesine karar verildi, son bir haftadir bol bol ve kocaman kahkahalar atıldı, içsel sorgular devam edildi, küçük cevaplar arandı- bulundu. Kendine kırıldı, kızdı, sinirlendi, sevdi, kendi kendine cesaret verildi...

Mittwoch, 10. März 2010

Hasta olmak...


Hasta olmanın genellikle psikolojik bir nedeni olduğuna inanıyorum. Stres, üzüntü, yorgunluk ya da yapmak istemediğimiz, korktuğumuz bir durumla karşılaşınca bir kaplumbağanın korkup kabuğuna çekilmesi gibi biz de kendimize, evlerimize çekiliyoruz...
Ben de birkaç gündür kabuğuma çekilmiş yaşamaktayım. İçmediğim çay, almadığım vitamin kalmadi ama bana mısın demiyor... Üstelik düzenli olarak spor yapmaya başladığım son 6 aydan beri vücudumun ve bağışıklık sistemimin ne kadar güçlendiğiyle övünüp dururdum ve domuz gribi salgınının en şiddetli zamanlarinda bile makina gibi tıkır tıkır işmelesiyle pek gurur duyduğum vücudum en ufak bir hastalık belirtisi göstermemişti...
bu defa benim don kişotluğum yüzünden hasta oldum aslında. Pazar günü ders vermeye öğrencimin evine giderken havanında güzel olmasına aldanıp incecik giyinip çıkmışım. Dışarı çıkar çıkmaz farketsem de havanın ne kadar soğuk olduğunu, hızlı yürürüm üşümem gibi fazlaza özgüvenli bir teori geliştirerek kendi kendime hasta oluverdim...
AMA ben hastalığı pazar öğleden sonra evde dinlenir bir iki çay içer atlatırım diye düşünürken, çarşamba günü itibariyle hala yatak döşek yatmaktayım. ve tabi düşünmekteyim beni hangi psikolojik neden kabuğuma hapsediyor acaba diye...
Bir türlü elim varıp da bitiremediğim tezim mi? tezimi bitirince iş arama ve istediğim bir işe girememenin korkusu mu? çok yakında hayatımın bir döneminin bitip diğerinin başlayacak olmasından duyduğum heyecan, korku, endişe mi? ne istediğini hala bilememek veya çok şey istemekten dolayı artık karar verme zorunluluğunun yükü mü?kafamda dönüp dolaşan ve artık istesemde seslerini kesemediğim ben kimim, napıyorum, nereye doğru yol alıyorum soruları mı? yoksa hepsi mi? diye düşünürken...
sabah yine şiddetli bir baş ağrısı ve dolu bir burunla uyanmamın keyifsizliğini yaşarken; pencereyi açıp baharın artık basbas bağırdığını duydum... Ben geldim görmüyor musun dedi bana, yanımda da bir sepet dolusu umut getirdim, hadi kalksana!

Freitag, 5. März 2010

1+1=1


toplayınca herkesi aslında bir cıkarıyor mantıgım... ya da etrafa bakınca tek gösteriyor herşeyi...
herkes aynı olduğu için değil belki ama tek bir bütünün parçası olduğumuz için. bendeki herşey karşımdakinde de var aslında, ve herkesteki şeyler ben de. dikkatlice bakınca görebiliyor herkes aslında.
o yüzden üstüste eklenince çoğalmak yerine, tamamlanıyoruz belki de...

Donnerstag, 4. März 2010

Yengeç

Bir arkadaşım deniz akvaryumuna geçenlerde küçük bir yengeç aldı. Ben de henüz boş olan akvaryuma Türkiye'deyken topladığım deniz kabuklarından atmıştım birkaç tane. Küçük yengeç yeni akvaryumuna geldikten bir gün sonra kendi kabuğunu bir köşede birakıp, deniz kabuklarından birini yeni kabuğu yapmış.
Biz de böyle olabilsek keşke... Kıyafet değiştirir gibi hergün ya da istediğimiz zaman başka rollere, başka hayatlara bürünebilsek. Bürünebiliyoruz aslında, yapıyoruz da farkında olmadan bazen ama bizlerin değişimi daha sancılı, daha acılı oluyor nedense genelde. Çünkü kendi ağırlığından 2 kat daha ağır ve çok daha büyük olan deniz kabuğunu korkusuzca eskisiyle değiştirebilen küçük yengecin aksine, biz korkuyoruz en ufak değişimlerden bile. Hesap kitap yapıyoruz, ya pişman olursak diyoruz... Yeniden, yenilikten korkuyoruz. Çünkü alışmışız küçük kabuklarımıza,
daha büyüğünü, daha ağır olanını kaldıramayız ki diyoruz zaten.
Küçük yengeç kardeş aslında ne büyük bür mucizeyi gösteriyorsun sen bize, görmek isteyenlere...