Mittwoch, 13. Oktober 2010

son günlerde oyle mucizeler yasıyorum ki ben bile sasırıyorum olanlara...
bu aslında bıraz da mucızeden anladıgım seyin degismesinden de kaynaklanıyor sanırım...
illa ki cok buyuk degisimler, 'cornerstone' olaylar yasanmasına gerek yokmus bir olayı, anı, tecrübeyi mucize olarak adlandırmak icin. kaldı ki olayın, anın, yasantının buyuklugunu yine bizim algımız belirliyor aslında
ornegin uyku esnasında bırden ruya bıle gormeden cok buyuk bır mutluluk duyarak gulumsemek bır mucize, tam aklından gecırdıgın ve keske oyle bır sansa sımdı de sahıp olsam dedıgın bır fırsatın ertesı gun mail kutuna dusmesı de
ve senı cevreleyen onlarca guzel ruh oldugunu farketmen de...

Sonntag, 16. Mai 2010

kostum bugun 2 kez, aslında yurume kosma karısık, ilkınde daha cok kostum 2.sinde daha zıyade yurudum. ılkınde kayboldum, kaybolmak zevklı de biraz sacmasapan bir duygu aslında... duygu da degil, gereksiz bir sey. hicbir sey yapmadan gecirilen bir gun gibi, yada tatsız bir kurabıyeyı ac olmadıgın ve canının da istemedigi bir zamanda yemek gibi birsey. yolumu bldum sonra. kosarken bazen kendini Forest Camp gibi hissediyorum, duygular bitiyor bir sure sonra. eskiden hırsla kosardım, kosarken de dusunurdum bir suru. sımdı daha cok kosma eylemını yapıyorum duygusuz. kostukca kosasım gelıyor. bacak kaslarım rahatsız etmese beni dedi ya yukarda forest camp gıbı yıllarca kossam oyle, icimden gecen duygu bu...
bu hafta kesfettigim en guze tad, somonla kırmızı sarap kombinasyonu. bırbırlerıne cok yakısıyorlar. yerken ıcerken bu ıkılıyı, soyle bır sahne hayal edıyorum; ıstanbulda denız manzaralı ve kocaman salonu olan evımde warmıng party verıyorum, ortam kalabalık sık pek hos. sarabın yanında somon servıs edılıyor. e bukadar emege sadece ev kutlamıyoruz elbette cok ıyı bır ıs kapmısım, yoksa somon servısı yahut denız manzaralı ev cok kolay ısler degıl herhalde.
bir kitap okuyorum almanca ama cok begenmedım, zorlama gıdıyor
yarın cvım ıcın fotograf cektırmeye gıdıcem, hıc sevmıyorum boyle seylerı guzel bır vesıkalık fotgrafım bıle olmadı hıc
amaaan off

Sonntag, 2. Mai 2010

yeni bir deneyim

Yurtdışında yaşamanın en güzel, en sevdiğim yanı, farklı kültürleri tanımak, farklı yaşam biçimlerini görmek ve en çok kültürel, toplumsal olarak kanıksadığımız, bu yüzden sorgulamasini bile yapmadığımız yada başka türlüsünün olacağını düşünmediğimiz bir takım davranış biçimlerinin aslında başka yerlerde, başka insanlar tarafından çok daha farklı yaşandığını görmek.
Bu tarz durumlarla karşılaştığımda, ilk tepkim genel olarak şaşırmak ve biraz da eleştirmek olurdu eskiden. Şimdi daha ziyade sorgulamak ve neden olmasın diye düşünme aldı yerini.
Bu tarz deneyimlerden birtanesini bugun yaşadım. Arkadaşlarımla ziyaretine gittiğimiz Polonyali bir arkadasımın 1 yaşindaki çocuğuyla olan ilişkisini görünce hem şaşırdım hem de düşündüm.
Daha bir hafta önce ilk adımlarını atan bebeği balkonda tek başına yerden kalkma mücadelesi verirken ve her kalkışında popo üstü düşerken; annesi yerden düşen çocuğunu kucaklamadı, gözlerinin içine bakıp ilk düşüşünde bebeğinin yardim et diye ağlamasını da beklemedi. Bebek kendi başına kalktı. Her an kucağında bebeğiyle olmadı, yere düşen yemeği tereddütsüz bebeğine geri verdi. Bir gözü her an bebeğinde değildi...
bunun gibi pek çok davranış gözledim bugün. bunlar iyi mi kötü mü bilemiyorum. insan anne olunca aşırı ilgilenme duygusunu bastirabilir mi ya da mantıklı davranmak adına taktik uygulayabilir mi, onu da bilmiyorum.
çoçuğun ileride duygusal doygunluğu açısından sağlıklı mı, kuvvetli aile bağlarına sahip olmasını engeller mi onu da...
bildiğim tek şey var; bu tarz yetiştirilen çocuklar, büyürken ve büyüdüleri zaman hayatın zorluklarına karşı daha dirençli ve mücadeleci oluyorlar. başları sıkıştığında, bir sorunla karşılaştıklarında, hemen yardim arayışna girmek yerine, önce kendi başlarına halletmeye çalışıyorlar. zorluklara ve engellere karşı daha dirençli, daha savaşçı oluyorlar, yoksa değil mi?

Samstag, 1. Mai 2010

nihayet...

Dün nihayet kalktı üzerimdeki büyük stres, dün nihayet aylardır istediğim gibi emek vermesemde, sürekli aklımda olan, beni bunaltan, hergün daha fazla yapabilmek için programlar yaptığım, saatlerimi harcadığım tezim bitti. Ciltlettirmeye götürürken çok heyecanlıydım. ciltlenmis halini elime alınca da...
simdi biraz dinlenme, düşünme, tartıp ölçme zamanı. güzel sürprizler, küçük mucizeler yaşama zamanı
ve kendini büyütme, daha bilge, daha olgun yapma zamanı..


Dienstag, 27. April 2010

hayat

hayat normal akışında devam ederken, ve küçük, minicik problemler aklımızı karıştırırken, birden birşey olur, zaman durur...
hiç beklenmedik bir anda, birden bire birini, çok sevdiğin, canının parçası birini hem de hiç beklemediğin bir anda kaybedebileceğini anlamak, bu ihtimalle burun buruna gelmek, herşeyi sıfırlıyor... bambaşka meselelerle uğraşırken sadece yaşıyor olmak, nefes alabiliyor olmak ve sağlıklı olmak klişelerin de ötesinde ve gerçekten hayatın özüymüş meğerse ve bunu gerçekten yaşayıp anlamakla hak vermek arasında dağlar kadar fark varmış...

Freitag, 23. April 2010

poff diye ortadan kaybolabilsek keske bazen... ne cok insan isterdi eminim boyle birsey...
yasam hep bir kendinle mücadele cunku, bazen cok zorluyor oyle ki alice gibi delikten asagi dusmek dusmek dusmek ve yasadigimiz dunyadan farkli bir yerde olmak en guzel rüya gibi, yada gozlerimizi kapatabilsek ve actigimizda bir günlüğüne, bir saatliğine baska bir insanin yerini almıs olsal. etrafımızdaki gibi birileri değilde baska yasamlardan, baska algılardan birileri...
hersey zaten soylenmis, her duygu zaten yasanmıs ve biz / ben tekrardan baska bırsey deilmisiz gibi... oyle de değil gibi... güneş de doğar belki, üzüntülerinde bir sebebi vardır kimbilir...



Donnerstag, 25. März 2010

...

She was married to the Bosphorus
She threw her ring in then she blew a kiss
To the Ottomans and Byzantines
Lying beneath the sea

She wore a pink and yellow summer dress
She kept her hair just like a poetess
She traveled all the way to Germany
The trains and the cold, dark sea

The amber glow of a morning cigarette
On the Istiklal Cadessi
The vapor trails and the tiny minerettes
All the domes in silhouette ( Brazzaville, Bosphorus)

Gunese ragmen karartı gordugum bir anda, birden bu sarkı geldi kulagıma
Sozlerine baktım, birşeyler söylüyordu sanki bana...

Mittwoch, 24. März 2010

son 15 gün

Sürekli bir telaş, bir zaman kaygısı, koşuşturma ama yine de hiçbir ilerleme yaşanmıyor duygusu... Ben de şu 15 günde neler yaşanmış, gerçekten güneş doğup batmış mı sadece (ki geçen haftaya kadar sisli ve gri gökyüzünde bunu bile anlamak çok mümkün değildi!) yoksa bir sürü şey olmuş da ben mi anlayamamışım sorusuna yazarak cevap bulmaya çalıştım, hadi bakalım!
Son 15 günd boyunca her gün yaşam ve özellikle ders çalışma şeklinin değiştirileceğine dair söz verildi, bir iki gün dışında hiç hayal edildiği gibi performans gösterilemedi. Bir aydir bitirilmeyi beklenen Paulo Coelho romani bitirildi, yazarin öncesinde okunan romanına göre kötü bulundu. Hemen hergün pilates yapılmaya devam edildi, pilatese rağmen gevşemeyen sinirler, incelmeyen bacaklar ve ağriyan sırt kafada soru işaretler yarattı. Ağrıyan sırtın sebebinin yüksek yastık olduğu bulundu, artık sırt ağrısı yaşanmıyor. Yeşil çayın yanı sıra feng shui felsefesini anlatan bir yazıdan ilham alıp bir sürü farklı çaylar alındı, özellikle hergün yeşil çay ve nane çayı içimine devam edildi. Annem biraz da benim gazımla ingilizce kursuna başladı, artık skyp konuşmalarımızın büyük çoğunluğu telafuz ya da gramer sorularıyla geçiyor. Annenin gösterdiği azim karşısında hem utanıldı hem gaza gelindi. Havalar düzeldi, moraller düzeldi. Tam bir akdenizli ruhuna sahip olduğum bir kez daha tastik edildi. Yürüyüşe başlandı. Yürüyüşün pilatese göre moral açısından çok daha yararlı olduğu keşfedildi. Bir çizim defteri ve kalemi alındı, resim konusuna önem vermeye karar verildi. Bu ayın sonuna kadar, yani 6 gün içinde tezin bitmesine karar verildi, son bir haftadir bol bol ve kocaman kahkahalar atıldı, içsel sorgular devam edildi, küçük cevaplar arandı- bulundu. Kendine kırıldı, kızdı, sinirlendi, sevdi, kendi kendine cesaret verildi...

Mittwoch, 10. März 2010

Hasta olmak...


Hasta olmanın genellikle psikolojik bir nedeni olduğuna inanıyorum. Stres, üzüntü, yorgunluk ya da yapmak istemediğimiz, korktuğumuz bir durumla karşılaşınca bir kaplumbağanın korkup kabuğuna çekilmesi gibi biz de kendimize, evlerimize çekiliyoruz...
Ben de birkaç gündür kabuğuma çekilmiş yaşamaktayım. İçmediğim çay, almadığım vitamin kalmadi ama bana mısın demiyor... Üstelik düzenli olarak spor yapmaya başladığım son 6 aydan beri vücudumun ve bağışıklık sistemimin ne kadar güçlendiğiyle övünüp dururdum ve domuz gribi salgınının en şiddetli zamanlarinda bile makina gibi tıkır tıkır işmelesiyle pek gurur duyduğum vücudum en ufak bir hastalık belirtisi göstermemişti...
bu defa benim don kişotluğum yüzünden hasta oldum aslında. Pazar günü ders vermeye öğrencimin evine giderken havanında güzel olmasına aldanıp incecik giyinip çıkmışım. Dışarı çıkar çıkmaz farketsem de havanın ne kadar soğuk olduğunu, hızlı yürürüm üşümem gibi fazlaza özgüvenli bir teori geliştirerek kendi kendime hasta oluverdim...
AMA ben hastalığı pazar öğleden sonra evde dinlenir bir iki çay içer atlatırım diye düşünürken, çarşamba günü itibariyle hala yatak döşek yatmaktayım. ve tabi düşünmekteyim beni hangi psikolojik neden kabuğuma hapsediyor acaba diye...
Bir türlü elim varıp da bitiremediğim tezim mi? tezimi bitirince iş arama ve istediğim bir işe girememenin korkusu mu? çok yakında hayatımın bir döneminin bitip diğerinin başlayacak olmasından duyduğum heyecan, korku, endişe mi? ne istediğini hala bilememek veya çok şey istemekten dolayı artık karar verme zorunluluğunun yükü mü?kafamda dönüp dolaşan ve artık istesemde seslerini kesemediğim ben kimim, napıyorum, nereye doğru yol alıyorum soruları mı? yoksa hepsi mi? diye düşünürken...
sabah yine şiddetli bir baş ağrısı ve dolu bir burunla uyanmamın keyifsizliğini yaşarken; pencereyi açıp baharın artık basbas bağırdığını duydum... Ben geldim görmüyor musun dedi bana, yanımda da bir sepet dolusu umut getirdim, hadi kalksana!

Freitag, 5. März 2010

1+1=1


toplayınca herkesi aslında bir cıkarıyor mantıgım... ya da etrafa bakınca tek gösteriyor herşeyi...
herkes aynı olduğu için değil belki ama tek bir bütünün parçası olduğumuz için. bendeki herşey karşımdakinde de var aslında, ve herkesteki şeyler ben de. dikkatlice bakınca görebiliyor herkes aslında.
o yüzden üstüste eklenince çoğalmak yerine, tamamlanıyoruz belki de...

Donnerstag, 4. März 2010

Yengeç

Bir arkadaşım deniz akvaryumuna geçenlerde küçük bir yengeç aldı. Ben de henüz boş olan akvaryuma Türkiye'deyken topladığım deniz kabuklarından atmıştım birkaç tane. Küçük yengeç yeni akvaryumuna geldikten bir gün sonra kendi kabuğunu bir köşede birakıp, deniz kabuklarından birini yeni kabuğu yapmış.
Biz de böyle olabilsek keşke... Kıyafet değiştirir gibi hergün ya da istediğimiz zaman başka rollere, başka hayatlara bürünebilsek. Bürünebiliyoruz aslında, yapıyoruz da farkında olmadan bazen ama bizlerin değişimi daha sancılı, daha acılı oluyor nedense genelde. Çünkü kendi ağırlığından 2 kat daha ağır ve çok daha büyük olan deniz kabuğunu korkusuzca eskisiyle değiştirebilen küçük yengecin aksine, biz korkuyoruz en ufak değişimlerden bile. Hesap kitap yapıyoruz, ya pişman olursak diyoruz... Yeniden, yenilikten korkuyoruz. Çünkü alışmışız küçük kabuklarımıza,
daha büyüğünü, daha ağır olanını kaldıramayız ki diyoruz zaten.
Küçük yengeç kardeş aslında ne büyük bür mucizeyi gösteriyorsun sen bize, görmek isteyenlere...

Sonntag, 28. Februar 2010

Yazmak...
yazi yazma işi pek bir sancılı... Bir yandan yazacak ne çok şey olduğunu düşünüyor insan, sanki bir başlasa içinden sayfalar çıkacak gibi; anlatacak, tartişacak ne de çok şey var çünkü.. Ama sonra yazmaya karar verince birden nasıl da tutuluyor insan, söylemek istedikleri aslında ne önemsiz geliyor; zaten önceden söylenmiş, anlatılmış başkalarınca herşey sanki...
Okumayı ve yazmayı hep çok sevdim ben. Ama en çok okumayı...Sevdiğim bir romanı aralıksız bir çırpıda okuyabilenlerdenim. Yazmak ise daha farklıydı hep benim için... Taa ortaokul, lise yıllarında herkesten gizli saklı birşeyler yazar, birsüre sonra yazdığım şeylerin ne kadar kötü ve komik olduğunu düşündüğümden yine kimse görmeden yırtıp atardım. Sonra universitede edebiyat bölümünü okuyunca ve edebiyatın en iyi, en bilinen, en şaheser eserlerini okuyunca (!?) yazma konusundaki özgüvenimi iyice kaybettim. Ne de olsa insan kendi yazdiklarini okuduklarıyla karşılaştırıyor ve bu kadar güzel yazmam imkansiz deyip yazma işini birakıveriyor. Edebiyat okumuş yazar sayısının az olması bundan kaynaklanıyor herhalde.
Ama şimdi şimdi tekrar canlandı bu isteğim. Öyle çok yazmak istiyorum ki... Sanki yazdikça kendimi daha çok tanıyacak, yazdikça rahatlayacak, yazdıkça dinginleşeceğim. Yazmak, içimdeki kelimeleri yazıya dökmek, bir mucize gerçekleştirecek sanki ( en azından benim için :) )

yukarıda bahsettiğim en iyi, en güzel eserlere gelince, yine üniversitede okuduğum bir yazıya göre; adını hatırlamadığım bir universitede bir edebiyat profösörü, öğrencilerine çok ünlü birkaç şairin şiirini, şiirlerin hangi ünlü isimlere ait olduklarını belirterek, değerlendirmelerini istiyor. yaklaşık bir altı ay- bir yıl gibi bir aradan sonra aynı ögrencilere yine aynı şiirleri fakat bu kez söz konusu şiirlerin eski öğrenciler (ya da amatör şairler- detayları tam hatırlamıyorum) tarafından yazildığını belirterek, tekrar değerlendirmelerini istemiş. daha önce ünlü şairlere ait olduklarını düşündükleri şiirlere övgüler yağdıran, bunları başyapıt olarak değerlendiren öğrenciler, belli bir süre sonra amatör şairler tarafından yazıldığını düşündükleri aynı şiirleri oldukça olumsuz bir biçimde eleştirmişler...

Samstag, 27. Februar 2010

zaman düşer ellerimden yere...

bugün yine pek çok planla başladım güne... hatta son birkaç haftadır hemen her gece yaptığım gibi, dün gece de, tüm gün hiç birşey yapmamış olmanın verdiği rahatsızlıkla yatmadan önce ertesi gün başaracaklarımı kafamda kurup yattım. fakat bugün de ne yazik ki son birkaç haftadır olduğu gibi planladıklarımın hiçbirini yapmadım, yapamadım. birazdan yarın için yapacaklarımı planlayıp uyumak en iyisi :)
bu artık çok üstünde durduğum bir konu; yani genel olarak bir tembellik durumu, çok şey hedefleyip çok az yapabilme, çok planlar kurup pek azını gerçekleştirebilme durumu... ilk önce kişisel olduğunu düşündüğüm bu durumun, etrafımdaki insanlarla bununla ilgili dertleşip de herkesten 'aynen ya ben de aynı durumayım' gibi tepkiler duydukça aslında insan evlatlarına ait olduğunu farkettiğim ya da ümit ettiğim bir sorunsal.. ümit etmek bu sorunu yaşayan tek kişi olmadığımı bilmekten ötürü bu sorunun 'normal' olduğunu düşünmek ve beraberinde tembelliğe bahane bulabilmekten ötürü ileri gelmektedir... neyse efendim ben yine de bu tembellik sorununu aşmış insanların olduğunu da bildiğmden, kendi durumuma el atip duzen vermek istedim. eski çok çalışan, hiç yorulmayan, bir anda çok iş yapabilen kendimi ariyorum içerlerde bir yerde. ilk adım olarak kendime doğru zaman kullanımı ile ilgili bir kitap aldım, okumaya yeni başladım, bakalım işe yarayacak mı...

Freitag, 26. Februar 2010

Mucizeler(im)


Merhaba!
ilk yazıma hos geldiniz :) aslında blog acma gibi bir fikrim yoktu ama su aralar master tezimle ugrastigim icin, ki bu laptop karsisinda oturup saatlerce makale aramak, okumak ve birseyler yazmaya calısmak anlamına geliyor, düşünmek için de bol bol zaman bulduğum bir dönem...
Günlerden bir gün yine bu şekilde düşüncelere dalmışken kafamın içinde birbirinden alakasız ne kadar çok düşünce dolaştığını ve bu düşünceleri zaptetmekte ne kadar zorlandığımı farkettim. Diğer yandan da bu düşünceleri unutmaktan korktum... Çünkü zaman geçtikçe unutuyor insan, geçmişte ne düşünceler içinde olduğunu, ne hayaller kurdugunu belki, nasil mutlu oldugunu, nasi planlar kurduğunu, neler yaşadığını... Hem kendimi unutmamak için hem de okumak için geldiğim ülkedeki kulturel farklılıkları; gözlemlerimi aktarmak için bir blog açmaya karar verdim...

Neden mi mucizelerim? Cünkü ben büyük/küçük mucizelere inaniyorum ve hatta bu mucizeleri hemen her gün yaşıyorum.. Çünkü biliyorum ki insan mucize arayişiyla etrafına dikkatli bakarsa, mutlaka bir tane görecektir. İşte burada bunları yazmak istiyorum, yazdikça artsın mucizelerim...